logo

SİZCE DE HAYAT, BİR DEĞİŞİMİN FARKLI SAFHALARINDAN OLUŞMUYOR MU?

Korkak “Temkinliyim” der, cimri “Tutumluyum” zalim ise “Ahlaklıyım”.

(ESTELA BUSTELO, Bitli Denizkızı)

Şimdiyi geçmişle kıyasladığımız vakit ne kadar çok şeyin değiştiğini görebiliriz. Teknolojik alanda, ekonomide, sanatta, kültürde nelerin değiştiğini,  yan komşunun en büyük kızı ile en küçük kızı arasındaki farktan bile anlamamız mümkün artık.

E işte! Dünya sistemi değiştikçe insanın da sistemi haliyle mutasyona uğradı.

Henüz bizler doğmadan önce hayatta varolan düşünürler, geleceğin distopik bir tasvirini oluşturdular, buralardan göçüp gitmeden. Ve o tasvirin tam ortasındaki gençleriz desem, çok korkutucu olur muyum?

Şu an bu yazıya göz gezdiren sevgili okurlar, aslında size bugün tam anlamıyla yansıtmak istediğim şeyin, ne yazık ki tam da içerisindeyiz. Bugün bulunduğumuz ve sürüklendiğimiz kalıplar hakkında söz edeceğim sizlere ve nasıl kuralsızlık içindeki kurallar bütününe sürüklendiğimizden…

Çok önceleri şiddet ile bastırılan toplumların “rıza” yolu ile otoriteyi, özgürsüzlüğü, kitlesel tüketimi, kültürel beyin yıkama olgusunu, standart bir kişilik tipini, kitlesel duyarsızlığı ve tek boyutlu bir insan yaratma metodunu kabul ettiğini, evet! Yanlış okumadınız kendi rızasıyla kabul ettiğini bir düşünün. Otoriteye körü körüne bağlı bir toplum ve bu gücü kabullenmiş,  otoritenin tüm getirilerini kendi rızası ve isteğiyle kabul etmiş, bir toplum. Ekonomik olarak yapayalnız olduğumuz, borçlanarak refah sağladığımızı bize düşündüren bir sisteme boyun eğdiğimiz. Sesimizi duyurmaya çalıştığımız vakit ise, kimlikçi aşağılanmalar ile yargılandığımız modern toplum, içinde bulunduğumuz zamanın ta kendisi! Yanlış bilinçlenme ile maddi tatmin duygusuna kapılıp, sürekli tüketen, bürokrasi, medya ve baskıcı güçler arasında boğulmuş bireyin sessiz özgürlük çığlı, maalesef duyulmuyor! Bu kişilik tiplemelerinin birçoğu etrafımızdaki insanlar,  hatta bizzat kendimiziz.

Günümüzün en güçlü silahı olan medya işin içine girdiğinden beri her şey çok hızlı ilerlemeye başladı. Önceden medyanın, üretilen eserlerin topluma faydalı olması, bilinçli bir nesil üretme kaygısı vardı hem de toplumun her kesiminde. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı okuyan bir birey çok rahat toplum çıkarımı yapabilir ve kendisini ahlak ve bilinç açısından daha doğru olana yönlendirebilirdi. Peyami Safa okuyan birisi ise toplumdaki ahlaki yozlaşmanın insanı psikolojik olarak nasıl bir yalnızlığa sürüklediğini görebilirdi. Reşat Nuri Güntekin’in “Acımak” adlı romanını okuyan bir birey ise soyut duyguların önemini kavrayabilir ve bunu kendi yaşantısına çok rahat empoze edebilirdi. Diyelim ki herkes o dönemde kitap okumuyor (diye düşünebilirsiniz) fakat insanın gayesi toplumu bilinçlendirmek olunca sanatın her kolu bu işlevi elbette görebiliyor. Evet değinmek istediğim Yeşilçam adıyla adlandırdığımız toplumun sorunlarını birebir yansıtan eski Türk sineması… Neşeli Günler filmiyle çok uç gelir sahipleri arasındaki saygıyı ve uzlaşmayı, her zorlukta ailenin sevgi ile bütünleştiğini ve hiçbir zorluğun bu sevgi ve saygıyı yıkamadığını, tamamiyle saf ve gerçek sevgiyi nasıl yansıttığını hep birlikte izlemedik mi? Canım kardeşim adlı filmle ise küçük bir çocuğun kapıldığı hastalıkla hep birlikte yüzleşmedik mi? Züğürt Ağa filmiyle köyden kente olan göçün kültür farkının bireyi nasıl değiştirdiğine şahit olmadık mı? Olacak o kadar adlı mizah programıyla hepimiz gülüp eğlenmedik mi? Sanatın gayesi neydi peki, toplumu tek tipli birey olmaktan uzaklaştırmak değil miydi, herkesin hayallerinin, dünyaya bakış açısının farklı olduğunu, bireyin kendi özünü bularak yorumlaması derdi değil miydi?

Şimdi ise bir bütünlükten ziyade ayrışma söz konusu. Televizyonu açan bir aile sadece bir kanal odaklı yaşıyor ve o kanalda söylenen her şeye inanıyor. Haberlere, eleştirmenlere, belli bir hayal gücü ile yaratılmış vahşet dolu dizilere…tıpkı ayarları bozulmuş ve kurulan bir robot gibi sadece ona ekranda ne verilirse onu alıyor ve beyin süzgecinden asla geçirmiyor. Sanattan, edebiyattan, şiirden uzaklaşmış medyanın yönettiği kurmaca bir toplum.  Tıpkı Antony Burgess’in “Otomatik Portakal” adlı eserinde bahsettiği o distopik topluma biz yöneldik, gençlerimiz şiddetin verdiği hazdan başka bir şeyle ilgilenmez oldu…ruhları besleyen tek şey vahşet oldu bu konunun ehemmiyetini fark edebiliyor musunuz?

İyiliğin, merhamet etmenin ne demek olduğunu bilen, kendi toplumunun refahı ve erginliğe ulaşması adına binlerce yıldır mücadele etmiş bir toplumdan bahsediyoruz. Yalnızca geçmişe tuttuğumuz bir ayna ile yüzleşebilsek özümüze kavuşacağız. Hadi, aynalarımız kırılmadan!

umraniyegundemi.com / 23.03.2019

Etiketler: » » »
Share
815 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

#

SİZCE DE HAYAT, BİR DEĞİŞİMİN FARKLI SAFHALARINDAN OLUŞMUYOR MU?” için 3 Yorum

  1. Büşra Önerbay : diyor ki:

    Merhaba Özgür hanım, yazılarınızı takip ediyorum ve çok başarılı buluyorum. Geçmişe dair çok net tespitlerde bulunmuşsunuz. Değerlendirilmesini umud ediyorum.

  2. Ünsal Karabacak : diyor ki:

    Modern dünyanın eksiklerini aktarmışsınız. Çok faydalı bir tahlil olmuş. Tebrik ederim.

  3. Sefa Eraydın : diyor ki:

    Yazınızı büyük bir dikkatle okudum. Postmodern ve Modern sinemanın toplumlara etkisi işte apaçık ortada!İzleyenlere fayda sağlayan, onları yönlendiren yapımların ekrana gelmesi artık şart!