logo

SEN BEN’İN KARŞISINDA OTURAN BİR BAŞKA BEN!

Galiba düşünüyorum, herhalde varım (AMBROSE BIERCE, 1842-1917)

Edebi romanların toplumla bağlantısı çok derindir. Özellikle yazılan romanların çoğu bazı toplumların gelişmesine önemli katkı sağlamıştır. Düşünürlerin, birbirini takip etmesi, yazılanlara eleştiri getirmesi ve farklı açılardan bakarak bunları edebi bir metin haline dönüştürmesi bu muazzam birikimin zincirleme besin takviyesi gibi gösterilebilir. Bakınız: Charles Dickens “Büyük Umutlar” adlı eserini kâğıda dökmeseydi bugün oluşan Avrupa toplumundan bahsedilebilir miydi? Harika değil mi? Okunan eserin toplumu bir biçime sokması, bir babanın çocuğuna nasıl arkadaşça yaklaşacağına, iyiliğin ve hoşgörünün yıllar sonra karşılık bulacağını anlatmış, aktarmış olması.

Edebi eserler tüm eserlerin karışımı gibi bir şey aslında, yani romanları felsefi, şiirsel, nesnel işlemenin mümkün kılınmış hali. Elimizde olan nimet harika!

Peki Türk edebiyatında Hüseyin Rahmi Gürpınar, Cemil Meriç, Oğuz Atay, Cemal Süreya gibi daha nicesini sayamadığım muazzam yazarlarımız varken biz edebi eserleri –özellikle akademisyenler- okunmaması gereken bir yapıt olarak gösteriyoruz. Yani Cemil Meriç “mağaradakiler” adlı eserinde öğretici, hayal gücünü geliştirici kavramlardan bahsetmiyor mu? İlla ekrana Münir Özkul ve Adile Naşit gibi değerli oyuncular geçip aile hayatına dair bir şeyler mi izletmeli bizlere ya da Türkçemizi daha iyi kullanmamız için illa Zeki Müren gibi bir değerin tekrar doğması mı gerekiyor? Yani biz kitap okuyarak bunların hiçbirini elde edemiyoruz öyle mi?

Neler anlatıyor insanlığa bu eserler ve insanlığın asıl ihtiyacı olan ne?

Kapitalizmin pompaladığı o mükemmel egonun da kendisini motive ettiği durumlar sona erecek, o zaman mı anlayacağız ne istediğimizi…

Distopik eserlerin çok okunduğu toplumların, bahsedilen gelecek tasvirini daha da öne çektiği bir senaryo ile karşı karşıyayız sanki. Bu kötü geleceği önlemek yerine daha da öne çekiyoruz. E kepek ekmeğin üzerine nutella sürmek gibi bir şey bu, öyle değil mi sevgili okurlarım. İkisinde de tat yok! Aslında yapmamız gereken şey çok basit.( Üreten insanı tebrik etmek, üretilen sanat eserini okumak, değerlendirmek kendi hayatını hayal gücünü keşfetmek.) Foucault vaktiyle insanın en büyük sanat eseri olduğundan bahsederken, bu durumu gözden kaçırmış olmalı. Düşünmemek halini. Etrafımız yeterince düşünmeyen insanların fikirleriyle dolmuş taşmış! Bundan 5 yıl önceki seninle şimdiki sen aynıysan vay haline!

Yani şöyle düşünmek lazım insan hep bir şeye bağımlı yaşıyor. Dine tutunuyor, ideolojiye tutunuyor bunları anlamaya bunlar için savaşmaya çalışıyor. Fakat bakıldığında tam anlamıyla ideolojiden arınmazsan nasıl özgürlüğüne kavuşacaksın, tam anlamıyla tutunduğumuz şeyler bizim düşünce özgürlüğümüzü elimizden alan şeyler değil mi? Marksizm’in artık tohumu bile yeşermiyorken, senin tohumu hala ekmeye çalışman ne kadar doğru? Peki tam anlamıyla dindarım diyen bir birey sizce bu kapital toplumda bu denli sıkıntısız yaşayabilir mi? Neden kendimizi kandırıyoruz, sürekli ve sürekli olarak hem de… Oysaki çelişki ve tezatlık zihni canlı tutar ama biz monotonluk denizinde boğuluyoruz.

En ama en önemlisi ise tam anlamıyla bu kısım, toplaşın, gelin. Lütfen! Felsefeciye bırakıyoruz teori üretmeyi, sanatçıya bırakıyoruz bir şeyler üretmesini kulağa, göze estetik gelen, bilim insanına bırakıyoruz hücrelerimizi incelemesini peki bir neden birazcık olsun acaba bu işin bir kısmından bende tutabilirim diye hiç düşünmüyoruz? Bu besin zincirine neden dahil olamıyoruz. Yani düşünmek sadece onlara mı mahsus! Platon görse bunları adamcağız kahrolur acısından.

İşte okuyacağımız her edebi roman yukarıda bahsettiğim aşırı distopik durumdan bizi hortum misali çeker, alır. Hayal gücümüzü geliştirmemizi ve dünyaya nasıl daha naif ve realist bakabiliriz bize bunları aktarır. Üstelik soft power gücümüzü neden tüm dünya bilmesin, dimi.

Share
774 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ